İslâm, Pozitif Bilimleri İnkâr mı Ediyor?
Riyaziye; matematik, geometri ve astronomi gibi bilimlerden oluşur. Bu alanların hiçbirinin dinle doğrudan olumlu ya da olumsuz bir ilgisi yoktur. Bunlar aklî delillerle ispat olunan şeylerdir. Anlaşılıp öğrenildikten sonra inkâra mahal kalmaz. Fakat bunlardan iki fenalık doğmuştur. Birisi şudur: Bu ilimleri mütalaa eden kimse oradaki incelikleri ve delilleri hayret ve taaccüp ile karşılar. Bu yüzden felsefecilere karşı içinde takdir hissi uyanır. Zanneder ki felsefecilerin bütün ilimleri açık olmak ve kuvvetli delile dayanmak hususunda bu ilim gibidir. Sonra felsefecilerin küfrünü, Allah’ı inkâr ettiklerini, maneviyata kıymet vermediklerini şundan bundan işitir, sırf onları taklit etmek sebebiyle kâfir olur. Kendi kendine "Din hak bir şey olsaydı riyaziyeyi bu kadar incelemiş olan bu büyük adamlarca malûm olurdu, gizli kalmazdı." der, onların küfrünü, inkârını işitince dini inkâr etmenin doğru olduğuna kanaat getirir. Başka hiçbir dayanağı olmadığı halde yalnız böyle bir düşünce ile doğru yoldan çıkan ne kadar adam gördüm! Taklit ile doğru yoldan çıkan bu adama: "Bir ilimde mahareti olan kimsenin diğer ilimlerde de mahir olması lâzım gelmez. Fıkıh, Kelâm ilimlerini iyi bilen bir insanın tıp ilminde de hâzık olması icap etmez. Sonra aklî ilimleri bilmeyen bir kimsenin Nahiv ilmini de bilememesi iddia edilemez. Her ilmin erbabı vardır. O ilimde ilerlemişler, başkalarını geçmişlerdir. Bazen bunlar başka ilimlerde cahil ve ahmak mevkiine düşerler. Eskilerin riyaziyata ait sözleri delile dayanır. Fakat ilahiyatta tahminidir. Bunu ancak tecrübe eden, onunla meşgul olan anlar" dense kulağına girmez, kabul etmez. Nefsinin galebesi, tembellik arzuları, kendi aklı gösterdikten hoşlanması gibi haller onu bütün ilimlerde felsefecilere iyi gözle bakmakta ısrar etmeye sevk eder. Bu, büyük bir afettir. Bu sebeple bu ilimlerle fazla meşgul olanları men etmek vacip olur. Çünkü bu ilimler gerçi dine taallûk etmezler. Ancak felsefecilere ait ilimlerin başlangıcı olduğu için felsefecilerin fenalığı ve uğursuzluğu okuyana sirayet eder. (Bazı felsefeciler, bâtıl İslâm fikirlerini bilim adı altında anlatırlar. Hak ile bâtılı ayırt edemeyecek kadar bilgisiz kişilerin felsefecileri takip etmesi, kendi dinlerinde şüpheye düşmelerine neden olabilir.)
Bununla fazla uğraşanlar içinde dinden çıkmayan, takva gemini başından atmayan pek az kimse vardır.
İkinci fenalık, İslâm dininin cahil taraflarından gelmiştir. Bunlar felsefecilere ait bütün ilimleri inkâr etmeyi dine hizmet ve yardım saydılar. Bu suretle onların bütün ilimlerini red, cahil olduklarını iddia ettiler. Hattâ onların ay ve güneşin tutulması hakkındaki sözlerini kabul etmediler. Bu iddiaların şer‘a muhalif olduğunu söylediler. Cahillere yakışan bu iddialar, ay ve güneşin tutulmasını kat‘î bürhan (aklî delil) ile bilen bir kimsenin kulağına vardığı zaman kendisi delilinde şüpheye düşmez, ancak İslâm dininin cehil üzerine kurulduğuna, kat‘î bürhanları tanımadığına hükmeder, felsefeye karşı sevgisi artar, İslâm dininden yüz çevirir. Bu ilimleri inkâr etmekle İslâm dinine hizmet ettiklerini zannedenlerin din aleyhinde işledikleri cinayet çok büyüktür. Şeriat, bu ilimler hakkında ne müsbet, ne menfi bir şey söylemiş değildir. Bu ilimlerde din işlerine dokunacak cihetler yoktur. Hazreti Peygamberin şu manada bir sözü vardır: "Güneş ile ay Allahın ayetlerinden (alâmetlerinden) iki ayettirler. Bir kimsenin ne ölümü [1] ne de yaşaması için tutulmazlar. Böyle bir şey gördüğünüz vakit Allah'ı anmaya ve namaza koşunuz." Bu hadiste güneş ile ayın seyrini, onların belli durumlarda içtima ettiklerini, yahut karşılaştıklarını tarif eden hesap ilmini inkâra sebep olacak bir şey yoktur. Bu hadis-i şerifin sonu olarak gösterilen: "Ancak Allah bir şeye tecelli ettiği zaman o şey hudua (baş eğmek demek) varır." cümlesi "sahih" denilen muteber hadis kitaplarında yoktur. İşte riyaziyatın hikmeti ve afeti budur.
[1] Hazreti Peygamberin oğlu İbrahim vefat ettiği gün güneş tutulmuştu. Halk, Peygamberin oğlu öldüğü için güneş tutuldu, demeğe başladı. Hazreti Peygamber onları irşad etti.
Kaynak: Gazali, İ. (1960). El-Munkızu mine'd-Dalâl (H. Güngör, Çev.; 2. baskı, ss. 30–33). Ankara: Maarif Basımevi.