"Akılsal bir hayat yaşanmaya değer hayattır. Bizler bu güne kadar gelenek, otorite ve din ile idare ettik. Felsefe bizde hiç olmadı."
Türkiye’de birçok insanın İslam karşıtı fikirleri de boşlukta oluşmaz; ilkokuldan itibaren aktarılan bazı ideolojik çerçeveler zamanla sorgulanmadan içselleştirilebilir. Psikoloji araştırmaları (Kahneman, Haidt) insanların çoğu zaman önce sezgisel kanaat oluşturup sonra onu akılla gerekçelendirdiğini, yani herkesin belli ölçüde dogmalara sahip olabildiğini gösterir. Kur’an ise tam tersine kör taklidi eleştirir ve sürekli “akletmez misiniz?” diyerek düşünmeyi teşvik eder; sloganlarla değil sorgulamayla hakikati aramayı ister.
“Biz bugüne kadar gelenek, otorite ve din ile idare edildik; felsefe hiç olmadı” iddiası hem tarihsel hem de sosyolojik açıdan eksik bir genellemedir. Öncelikle modern Türkiye’de din karşıtı düşüncelerin oluşumu da boşlukta ortaya çıkmış değildir. Cumhuriyetin erken döneminden itibaren eğitim sistemi içinde Batıcı–pozitivist ideoloji, dinî düşünceye karşı güçlü bir alternatif dünya görüşü olarak aktarılmıştır. İlkokuldan itibaren bazı kuşaklar için din çoğu zaman “geri kalmışlığın nedeni” şeklinde sunulmuş, buna karşılık seküler ideoloji ilerleme ile özdeşleştirilmiştir. Bu durum, sosyolojide sıkça incelenen ideolojik sosyalleşme sürecinin tipik bir örneğidir. İnsanlar çocukluk döneminde maruz kaldıkları fikirleri çoğu zaman hayat boyu sorgulamadan içselleştirir.
Nitekim bilişsel psikoloji araştırmaları da insanların büyük çoğunluğunun tamamen “akılcı” kararlar vermediğini gösterir. Jonathan Haidt (The Righteous Mind) insanların önce sezgisel olarak bir kanaate vardığını, aklın ise çoğu zaman bu kanaati sonradan gerekçelendirdiğini ortaya koyar. Benzer şekilde Daniel Kahneman’ın çalışmalarında (Thinking, Fast and Slow) insanların büyük bölümünün hızlı ve sezgisel “Sistem 1” düşünmesiyle hareket ettiği, rasyonel analizlerin ise sınırlı kaldığı gösterilmiştir. Bu nedenle sadece dinî inançlar değil, seküler ideolojiler de güçlü dogmalar üretir. İnsan zihni doğası gereği bazı kabulleri sorgulamadan benimsemeye yatkındır.
Dolayısıyla mesele “din = dogma, seküler düşünce = akıl” şeklinde basit bir ayrım değildir. Tarihte birçok seküler ideoloji de sorgulanmadan benimsenen sloganlar üretmiştir. 20. yüzyıldaki ideolojik rejimler (örneğin katı milliyetçi veya devrimci ideolojiler) toplumlara belirli fikirleri eğitim ve propaganda yoluyla aktararak güçlü zihinsel kalıplar oluşturmuştur. Sosyal psikoloji literatüründe bu süreç normatif uyum ve ideolojik çerçeveleme olarak açıklanır (Tajfel, Social Identity Theory).
Kur’an’ın yaklaşımı ise bu açıdan dikkat çekicidir. Kur’an’da insanlar sık sık “akletmeye” (tefekkür, tedebbür, ta‘akkul) çağrılır ve kör taklit eleştirilir:
“Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde: ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler.” (Bakara 2:170).
Kur’an’da farklı ayetlerde onlarca kez “akletmez misiniz?”, “düşünmez misiniz?” sorusu yöneltilir. Bu, metnin temel yönteminin sorgulamayı teşvik ettiğini gösterir.
Özetle, toplumlarda yalnızca dinî gelenekler değil, seküler ideolojiler de güçlü zihinsel kalıplar oluşturabilir. İnsan zihni doğası gereği bazı kabulleri sorgulamadan benimser; bu nedenle herkesin belli ölçüde “dogmaları” vardır. Kur’an’ın vurguladığı şey ise tam tersine, sloganlarla değil akıl yürütme ve düşünme ile hakikati aramaktır.